30 Nisan 2024 Salı

BİR ZAMANLAR YUGOSLAVYA

 BİR ZAMANLAR YUGOSLAVYA


29 Kasım 1945’te, Yugoslavya Federatif Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu ilan edildi. Yugoslavya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, 6 cumhuriyet ve iki özerk bölgenin birleşerek oluşturduğu bir devletti. Bu cumhuriyetlerden Slovenya dışında hepsinin homojen bir yapısı vardı.


İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde iktidara gelen Yugoslavya Komünistler Birliği (YKB), kısa süre sonra emperyalizmle işbirliğini geliştirip, onun bir uzantısı hâline geldi, kurulan halk iktidarı da büyük bir tasfiyeye uğratıldı. Başka bir deyişle YKB yozlaşmış bir parti oldu, Yugoslavya’da da sosyalist inşa engellendi.


Yozlaşan YKB, Marksizm-Leninizm’in en temel ilkelerini teker teker rafa kaldırdı, “öz yönetimsel sosyalizm” adını verdikleri, gerçek sosyalizmle ilgisi olmayan emperyalist işbirlikçisi bir hat izlemeye başladı.


Bu dönüşüm, o dönemde gerçek komünistlerin tepkisiyle karşılaştı. SBKP(B) ve Kominform içindeki komünist ve işçi partileri YKP’yi ve Tito kliğini eleştirdi. Ancak YKP ve Tito kliği Marksizm-Leninizm’e düşman tavırlarından vazgeçmedi, tersine bu tavırlarını derinleştirdi, bunun sonucunda da Kominform, YKP ve Tito kliğini Dünya Komünist Hareketi içinde teşhir ve tecrit edildi. Yugoslavya hakkında Kominform’un aldığı kararda, YKP’nin diğer konularda olduğu gibi, ulusal sorunda da Marksist-Leninist ilkelerden uzaklaştığı, milliyetçi pozisyonlara kaydığı tespit edildi. Bu kayma, sonra ki süreçte daha da artarak, Yugoslavya, bir “halklar hapishanesi”ne dönüştürüldü.


Yugoslavya’da Nisan 1990’da yapılan seçimler sonrası, birliği oluşturan cumhuriyetlerde milliyetçi eğilimler su yüzüne çıkmaya başladı. Bu milliyetçilik dalgası özellikle Slovenya ve Hırvatistan’da daha etkili bir şekilde görüldü ve bunun sonucu olarak, Hırvatistan parlamentosu, 22 Aralık 1990’da yeni bir anayasayı kabul ederek, gerekirse birlikten ayrılma hakkını sağlayıp, 19 Mayıs 1991’de yapılan bir halk oylamasıyla “bağımsızlık” kararı aldı. Slovenya’da 23 Aralık 1990’da yaptığı bir halk oylamasıyla bu yönde adım attı. Ancak her iki cumhuriyet de kararlarını resmen ilan etmediler. Bu cumhuriyetler, Yugoslav Federasyonu yerine “bağımsız” cumhuriyetlerden oluşacak daha gevşek bir konfederatif yapının kurulmasını talep ediyor ve bu taleplerinin merkezi parlamentoda onaylanmadığı koşullarda, “bağımsızlıklarını” resmen ilan edeceklerini söylüyorlardı.


Sloven ve Hırvat burjuvalarının bu kararı, siyasi ve askeri açıdan birlik içinde önemli etkinliği bulunan bir başka burjuvazinin, Sırp burjuvazisinin tepkisiyle karşılaştı. Sloven ve Hırvat burjuvazisinin bağımsızlık talebi, federal parlamentoda reddedildi. Bunun üzerine bu cumhuriyetler 25 Haziran 1991’de “bağımsızlık” kararını resmen ilan ettiler.


Sloven ve Hırvatların “bağımsızlık” kararları federal hükümetçe geri aldırılmaya çalışıldı. Bu yönde tehditlere başvuruldu. Bu tehditlerle birlikte “bağımsızlık” ilan eden cumhuriyetlere federal ordu birlikleri gönderilmeye başlandı ve bu cumhuriyetlerin “bağımsızlık” kararları militarist yoldan kaldırılmaya çalışıldı. Ancak Sırp burjuvazisinin askeri ve siyasi gücünü göz önünde bulundurup buna karşı hazırlıklı olan Slovenya ve Hırvatistan burjuvazisi, polis ve milis güçlerini kullanarak merkezi orduyla çatışmaya girdi.


Taşları sökülmeye başlayan bir ulus, milliyet, dini ve etnik gruplar mozaiği olan Yugoslavya’da en fazla nüfusa sahip olan Sırplardır. Siyasi ve askeri etkinliği ellerinde bulunduran Sırplar, federal ordu ve devlet kademelerinde subaşlarını tutmuşlardı. Bundan dolayıdır ki Sırplar, diğer ulus ve milliyetleri zoraki temelde Yugoslav birliği içinde tutabildiler. Sırp burjuvazisinin askeri ve siyasi ağırlığına karşın, “bağımsızlıklarını” ilan eden Slovenya ve Hırvatistan ise ekonomik olarak gelişmişlerdi. Bu cumhuriyetler (Slovenya ve Hırvatistan,) birliğin bütçe giderlerinin önemli bir bölümünü karşılamaktaydılar. Örneğin Slovenya, tüm dışsatımın %25’ini, gayri safi milli hasılanın %17’sini karşılamaktaydı. Bosna-Hersek, Makedonya, Kosova gibi cumhuriyet ve özerk bölgelerin ne siyasi, ne askeri, ne de ekonomik olarak önemli bir etkileri yoktu.


Yugoslav cumhuriyetleri ve çeşitli milliyetleri arasında her alanda büyük eşitsizlikler vardı. Var olan bu farklılıkları ortadan kaldırmaya ya da aza indirmeye yönelik olarak Yugoslav revizyonistleri hiçbir çaba göstermemişlerdi. Süreç içinde bu ulus ve milliyetler kendi ulusal kabuklarına çekildi ve şovenizm batağına oturdular. Böylece “kendi” burjuvazilerince her ulus ve milliyetin proleterleri-emekçileri, birbirlerine karşı kışkırtıldı. “Kendi” burjuvalarının bayrağı altında şovenizm zehri ile zehirletilerek diğer ulus ve milliyetlerden proleter ve emekçilere karşı ulusal savaşa sokuldu.


Sırp burjuvazisi, çıkarlarını korumaya çalışırken kendi ulusundan proleterleri ve emekçileri saflarına çekebilmek için kullandığı milliyetçilik; ekonomik olarak daha gelişkin Sloven ve Hırvat burjuvalarının daha fazla sömürü elde etme çabalarında kendi emekçilerini bayrakları altında toplamak için kullandığı bir “silah” oldu. Sonuçta her ulus ve milliyetin burjuvazisi, “tüm ulusun çıkarlarını koruma” adına çeşitli ulus ve milliyetlerden proleterleri birbirine düşman etti; gerçekte Sırp, Sloven, Hırvat... burjuvazisinin çıkarlarını savunmak amacıyla birbirlerini kırmaya başladılar.


Eylül 1991’de Makedonya, Kasım 1991’de Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan etti. Aralık 1991’e değin Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek ve Makedonya bağımsız bir cumhuriyet olarak tanınmak için Avrupa Birliği’nin önceli olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na başvurdu. 28 Nisan 1992’de, artık bir kalıntıya dönüşmüş olan Federal Meclis’in kabul ettiği anayasayla, Sırbistan ve Karadağ’dan oluşan Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilan edildi. “Büyük Sırbistan” kurma peşinde koşan, şoven Sırp burjuvazisi, Bosna Hersek’te Hırvat ve öncelikle de Müslüman-Boşnak yığınlara karşı barbar bir yok etme savaşı yürütmeye başladı.


Sırp burjuvazisi Mart 1989’da Kosova’nın özerkliğini kaldırdı. Kosova’da yaşayan Arnavut çoğunluğu direniş kararı aldı.  NATO, 24 Mart 1999’da Yugoslavya’yı bombalamaya başladı. Bombardıman üç ay sürdü. Miloşeviç hükûmeti NATO’nun taleplerini kabul etti ve Sırp kuvvetleri Kosova’dan çekildi. Haziran 1999’dan itibaren Kosova barış gücü tarafından yönetilmeye başladı. 17 Şubat 2008’de Kosova’nın Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle Yugoslavya’nın dağılması sürecindeki son halka da tamamlanmış oldu.


Nisan 2002’de Yugoslavya Parlamentosu, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından savaş suçu işlemekle suçlanan herkesin mahkemeye teslim edilmesini kararlaştırdı. Aynı yılın Mart ayında Sırbistan ve Karadağ, aralarındaki birliği gevşeten bir düzenlemeye gitti. Bu düzenlemeyle “Yugoslavya Federal Cumhuriyeti” olan ülkenin adı Şubat 2003’ten itibaren “Sırbistan-Karadağ” adını aldı. Mayıs 2006’da Karadağ’da yapılan referandum sonucunda %55.5 oranında bağımsızlık yönünde karar çıktı. 3 Haziran 2006’da Karadağ’ın, iki gün sonra da Sırbistan’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle Sırbistan-Karadağ’ın varlığı da sona erdi. Geriye iki özerk bölge kaldı. Kosova, 2008’de tek taraflı bağımsızlık ilan ederek Sırbistan’dan ayrıldı. Sırbistan toprakları içinde özerk yapıda kalan tek bölge Voyvodina oldu. 


Sırp faşistlerinin Kosova’ya karşı alçakça saldırıları ve katliamları, Kosova halkı içinde de, buna haklı bir tepki olarak, Arnavut milliyetçiliğinin gelişmesini beraberinde getirdi. Kosova’nın bağımsızlığı talepleri ile ortaya çıkan silahlı güçler kısa zamanda önemli bir destek buldular. Sonuçta, Kosova tam bir savaş alanı hâline geldi. Sırp şovenistleri, bu savaşta Kosova’nın Arnavut halkını Kosova’dan sürmek için tam bir “etnik temizlik”, soykırım savaşı yürüttü.


Yugoslavya konusunda bayrağına “böl-yönet” siyasetini yazan ve bu yüzden de Sırp şovenistlerinin merkeziyetçiliğine karşı “ulusların kendi kaderini belirleme hakkı”nı savunur görünen Batılı emperyalist güçler, Kosova’daki savaşta, Arnavut milliyetçiliğine destek verdiler. Buna karşı Sırp hâkim sınıflarının yanında yer alan güçler, en başta da Rusya, “Kosova’nın Yugoslavya’nın iç sorunu olduğu ve buna dıştan müdahale hakkının olmadığı” pozisyonunu savundu. Sonuç olarak Yugoslavya savaşında yüz binlerce insan öldü ve Yugoslavya parçalandı, parçalatıldı.


Öncelikle şunu belirtmek gerekir: Komünistlerin milli sorun bağlamında, burjuvazinin bayrağı altında savaşma diye bir sorunu yoktur. Komünistler tabii ki, ezen ulus şovenizmi ile ezilen ulus milliyetçiliği arasında ayrım yaparlar. Ve öncelikle ezen ulus şovenizmine karşı mücadele ederken; ezilen ulus milliyetçiliğinin milli baskıya karşı olan yönünü dikkate alırlar. Ezilen ulus milliyetçiliği bağlamında, onun milli baskıya karşı yönünü desteklerken; burjuvazinin milli imtiyaz mücadelesine ve bağımsızlık adına emperyalizm ile işbirliğine karşı çıkarlar.


Yugoslavya’da, öncelikle Sırp şovenizmine karşı mücadele yürütülürken, diğer ulusların emperyalizm ile de iç içe olan burjuva milliyetçisi akımları ile de araya kesin sınırlar çekmek, bunların mücadelesinin de emperyalizmin denetiminde olduğunu ortaya koymak; proleter ve emekçileri proleter devrim mücadelesine çağırmak, bunun için örgütlenmek anlamına geleceğini belirtmek gerekir.


Marksist-Leninistler her dönemde şovenizme ve uluslar arasında kalın çitler oluşturulmasına ve ulusların kendi kabuklarına çekilmesine şiddetle karşı çıkmışlar, bunlara karşı amansız bir mücadele yürütmüşlerdir. Yugoslavya’da hiçbir zaman sosyalizm uygulanmadı. Çeşitli milliyetlerden proletaryanın sınıf çıkarları temelinde birliği oluşturulmadı, tersine proletaryanın “kendi” burjuvalarının sınıf bayrağı altında toplanıp, “aptal kölelere” dönüştürüldü, her türlü ulusal ayrıcalıklar ve sınırlamalar derinleştirildi.


Peki, çözüm nedir? Uluslar arasında düşmanlığı değil, dostluğu ve güveni; eşitsizliği değil, eşitliği ve dayanışmayı; çitleri değil, kaynaşmayı; çeşitli uluslardan ve milliyetlerden emekçilerin birbirlerine düşmanlığını değil, kardeşçe işbirliğini sağlayacak şey nedir? Bu sorunun yanıtı proleter devrimlerdir, sosyalizmdir.


Ulusal kurtuluşun bu tek çözümü, Marksist-Leninist ilkeler ışığında, sınıf bilinçli proletarya önderliğinde gerçekleşecek proleter devrimlerle sağlanabilir. Bunun için her ulus ve milliyetten emekçiler sınıf kardeşlerine karşı aptalca bir savaş yerine, gerçek düşmanları olan “kendi” burjuvazilerine karşı sınıf savaşımına yönelmelidirler. Bu yapılmadığı sürece, gerçek anlamda özgürlük ve bağımsızlık sağlanamaz.  Yugoslavya’da ve bugün dünyanın birçok ülkelerinde olduğu gibi proleterler birbirlerinin boğazına sarılmaya devam ediyor, kazanan hep burjuvazi oluyor.

Cihan Yıldız

Yazılar yazarlar


Sonraki Next Post
Önceki Previous Post
Sonraki Next Post
Önceki Previous Post